Şehadetin I. Yıldönümü Münasebetiyle (Şakir Tarım - Millî Gazete / 15 - 17 Mayıs 2000)

Güle sevdalı bir başkan...

Adnan Demirtürk ismi anıldığı zaman ilk aklıma gelen iki şey oluyor: Birincisi, hayatını inancına adamış bir insan oluşu, ikincisi de, kendi öleceği yeri tarif etmiş olması.

Adnan Bey, hayatının her saniyesini değerlendirmiş bir insan... Öğrenmiş ve öğretmiş... Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi seçkin bir okulda öğrenim görmüş... İyi derecede İngilizce ve Arapça öğrenmiş... Yaşadığı coğrafyanın kültürünü iyi hazmetmiş... Dünyada olup bitenlere ilgisiz kalmamış... Çok okumuş, hem de "kitap kurdu" denilecek ölçüde... Hayatını boşa geçirmemiş... 34 yıl gibi kısa bir ömre nice çalışmalar sığdırmış... Sosyal olaylar ve gençlik hareketlerinin içinde yer almış. İnançlı, kararlı, dürüst ve işin nereden döneceğini bilen bir kişiliğe sahip...

6 Eylül 1997'de, Millî Gençlik Vakfı gibi Türkiye'nin en büyük gençlik teşkilâtına "genel başkan" seçilmiş...
Kendisini ilk defa "genel başkan" seçildiği gün tanıdım. Yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan bir görünüşü vardı. Tavır ve yaklaşımları insana güven veriyordu.

Onun genel başkanlığı, Millî Gençlik Vakfı'na yepyeni bir dinamizm ve hamle anlayışı kazandırdı. Yüksek bir performansla hemen çalışmaya koyuldu. Vakfın güzel bir rüzgâr yakalamasına yol açtı.

Plânlı çalışırdı

Plânlı çalışmanın ne anlama geldiğini gösterdi. Beyin gücünü çok iyi kullandı. Akıl ve iradenin öncülüğünde yürüdü. Çalışmalarında üç önemli özelliği öne çıkardı: Plân, program, üretkenlik...
Bütün çalışmalarını ihlâs ve samimiyetle yürüttü. Tutum ve davranışlarında dünya sevgisi, makam ve mevki hırsı hiç mi hiç hissedilmedi. Sanki manevi bir iklimden gelmişçesine... Alemlerin Rabbi'ni hiç unutmadı. Yüce Rasül'ün izinde yürümeyi en büyük şeref olarak gördü.

Peygamber Efendimizdin (s.a.v) remzi "gül" idi, Adnan Bey ise "gül"e sevdalı... Bu yüzden onu "Güle Sevdalı Bir Başkan" olarak takdim etmek istiyorum... Bana göre, kendisine en çok yakışan sıfat bu...

Sadakat ve vefa sahibi idi

Büyüklerine sevgi ve hürmette kusur etmezdi... Hizmetleri bugüne kadar getirmiş insanların çalışmalarını hayırla anardı. İşin sahibi ve çalışmaların öncülerine karşı sadakat gösterir, vefakârlığını ortaya koyardı.
Başkanlığını yaptığı kadrolarına karşı şefkat ve merhametliydi. Teşkilat mensuplarına her fırsatta iltifat eder, başarılarını ödüllendirir, onlara güven ve cesaret verirdi. Bir konuşmasında şöyle demişti: "Bu çalışmalarda sizlerle kader birliği yaptık. Yaptığımız iş, gönül seferberliğidir. Her birimiz muhabbet fedaisi olarak çalışacağız.

Birlikte yürüdüğümüz insanlara çalışma ve iş yapma hazzı tattıracağız. Onları ellerinden tutup "cennete itekler" duruma getirmeliyiz.Bunun da en güzel yolu lisan-ı hal ile örnek olmaktır."

Üstünlük ve gücün, görev de rütbelerde değil; azim, özveri, çalışmada gösterilen performans ve samimiyetten kaynaklandığını söylerdi. Örnek olarak da "Bize su dağıtan, program yaptığımız salonların temizliğini yapan bir kardeşimiz, bu görevi samimiyet ve hizmetlerin yürümesinin bir gereği olarak yapıyorsa, bu hizmetlerinin karşılığı olarak Cennette en yüksek dereceyi elde edeceğini" anlatmıştı.

Görevlerin ehliyet ve sadakat sahiplerine verilmesini isterdi

Bütün çalışmaların hesabî değil, hasbî bir anlayışla yürütülmesini isterdi. Bir hizmeti yürütecek kişilerde iki temel özellik arardı. Ehliyet ve Sadakat.

Sönük değil, var olan dinamik bir gençliğin yetişmesini arzuluyordu. Gençliğin maddî ve manevî yönden bir donanıma sahip olmasını hedefliyordu. Bu düşüncesini de şöyle özetlemişti:

1. Gençliğin ilim, adalet, haya, sadakat ve takva sahibi olması.

2. Kişisel gelişim: Sürücü belgesi, bilgisayar kullanımı gibi el becerilerine sahip olması; yabancı dil bilme, yüksek öğrenim görme, bilimsel çalışmalara yönelmesi...

Diyalogdan yanaydı

Kimsenin yediğine, içtiğine, giydiğine, dünya görüşüne bakmadan, her insanla diyalog kurmaktan yanaydı. Hiçbir insanı rakip olarak görmüyor, "Bizim rakibimiz gençliğin problemleridir. Uyuşturucu, içki, kumar, sapıklık gibi gençliğimizi tehdit eden hastalıklardır." diyordu.

Her teşkilât mensubunu bir "vazife adamı"olmaya çağırıyor "vazife adamı"nı da "Görev verildiği zaman gözümüzün arkada kalmayacağı insan" şeklinde tanımlıyordu.

Çalışmaları yürütmek için verilen görevlerin "nefsi tatmin aracı" değil; "Vakıf senedinde ifade edilen hedeflere ulaşma aracı" olduğunu söylerdi.

Gençliğin sürüklendiği felaketi "içi yanarak" anlatırdı. 1998'in Mayıs ayında, Ataköy'de iki Satanist genç el ele tutuşarak apartmanın 14. katından kendilerini yere atmışlardı. Bu iki gencin korkunç akıbetinden öylesine etkilenmişti ki... Gençliğin içine düşürüldüğü manevi boşluğu anlatmış ve Şube Başkanları'na şöyle demişti:

"- Siz bulunduğunuz illerin evliyasından da, eşkıyasından da sorumlusunuz. Görevinizi bu anlayışla yapmalısınız..."

Dâvâsına inanmış bir insandı

Millî Gençlik Vakfı'nın insanlığa sunmak istediği mesajının kurtarıcılığına öylesine inanmıştı ki... Herkesin bu güzel çalışmalara katılmasını ister, insanları bu çalışmalara davet etmek için her fırsatı değerlendirirdi.
7.3.1998'de aylık Bölge sorumluları ve Şube Başkanları Toplantısı Ankara-Altındağ Yunus Emre Kültür Merkezi'nde yapılmıştı. Millî Gençlik Vakfı'nın Türkiye'nin gündeminde olduğu o günlerde adeta bir gazeteci ordusu katılmıştı toplantıya... Adnan Bey konuşmasının bir bölümünü gazetecilere ayırmış ve şöyle demişti:

"- Her biri gençlerden oluşan gazeteci kardeşlerimizi de vakfımızda görmek istiyoruz. Herbiri bu memleketin bir evlâdı olarak güzel hizmetler ifa ediyorlar. Görevli kardeşlerimiz ilgilensinler, gazeteci kardeşlerimizi üye kaydetsinler ve bu güzel ülkeye birlikte hizmet edelim... Çünkü başka Türkiye yok!.."

İnsanın kıymetini bilelim

İnsana çok değer verirdi... Hele yetişmiş kadrolara...Bu konuda: "İnsanımız zor yetişiyor. Bunun için insanımızın kıymetini bilelim. Slogan insanı değil, üslup insanı olalım. Çalışmalarımızda hiç kimseyi dışlamayalım. "Ne olursan ol, git." bizim ilkemiz olamaz. Biz "Ne olursan ol, gel." diyenlerden olacağız." demiş, bu görüşlerinin açılımını şöyle yapmıştı:

"Karşısındakilere değer veren kişi, değer görür.

Kişisel görüş ve yorumlardan kaçınmalıyız. Sürekli verici olmalıyız. Kendimizi yenilemeli, itidali kaybetmemeliyiz.

Kararsızlıktan kaçınmalı, zamanı iyi kullanmalıyız. Düşünme ve değerlendirmeye zaman ayırmalıyız. Tartışma ve nizaya yol açmamalıyız.

Peşin hükümlü olmamalıyız. Bilmediğimiz konularda, konuşmamalı, muhatabımızın kültür seviyesini dikkate almalıyız.

Uluorta her şeyi, her yerde konuşmamalıyız.

Söz borçtur, yerine getiremeyecek olduklarımızı söylememeliyiz.

Zorluğu gösterip korkutmamalı, kolaylığı gösterip rehber olmalıyız."

Allah'a kavuşmayı her şeyden fazla isterdi

Adnan Bey'den böylesine feragat ve fedakârlık yüklü samimi sözleri işittikçe hayret etmekten kendimi alamazdım. Çünkü, biz de bu toplumun içinde yaşıyorduk. İnsanların nasıl bir menfaatperestliğe itildiğini, köşe dönmeciliğin akıllılık kabul edildiğini çok yakından görüyorduk. İnsanların önemli bir kısmının dünyadan başka telâşı yoktu.

İşte böylesine bir atmosferde Adnan Bey'den bu sözleri işittikçe başka bir dünyada yaşıyormuşuz hissine kapılırdım.

O, dünya ve ahiret ahengini çok iyi kurmuştu. Hayatını "şehidi şehit yapan mânâ"ya adamıştı. Şehit olmayı en büyük rütbe ve şeref kabul ediyordu. Allah'ın verdiği nimetleri, gene O'nun yolunda kullanmayı öğütlüyor, "Ömür O'nun rızasında harcanmalıdır. Ölümü unutmayın. Tüm lezzetleri sona erdiren ölümü çok anınız." diyordu. Allah'a kavuşmayı her şeyden fazla isterdi. Vefatına yakın aylarda manevi alemle irtibatını daha da yoğunlaştırmıştı. Ölümden çok söz ediyor, gönüllerimizin açık olmasından dem vuruyor, şehadet özlemini anlatıyordu. Devamlı abdestli bulunmayı, misvak kullanmayı, namazları ihmal etmemeyi, sünnetlere sarılmayı, nefsi arındırmayı öğütlüyordu. Manevi âlemle irtibatlı olduğu her hareketinden belliydi.

Vefat edeceği yeri tarif etmişti

Vefatı öncesi katıldığı son toplantı Samsun'da yapılmıştı. Ankara'dan ayrılırken Yılmaz Bölükbaşı Bey'i Genel Merkez'e "Vekil" olarak bırakmış, yola çıkmadan önce bütün genel merkez elemanlarıyla tek tek vedalaşmış, sanki bir daha dönmeyecekmiş psikolojisi içinde Tahla Özcan Eyüboğlu ve Ahmet Zahit Turan Beylerle Ankara'dan ayrılmıştı.

15 Mayıs 1999 günü "İlk Adım'ın 80. Sene-yi Devriye"sinde bir dizi programı başlatmak için gelmişti Samsun'a...

Gündüz saat 10.00'da başlayan Bölge Sorumluları ve Şube Başkanları Toplantısı'nda sanki başka bir âlemden seslenen bir insan gibiydi. "Gül" motifini o kadar çok kullanmıştı ki... Bir ara şu beyti okumuştu:

"Gülden terazi kurmuşlar

Gülü gül ile tartarlar

Gül alırlar, gül satarlar

Alanlar gül, satanlar gül..."

Ölüm, kulluk, Alemlerin Rabbi, Cennete adanmış bir ömür sürmek, cennete aday bir insan olmak, gül, ihlas gibi kavramlar en çok kullandığı argümanlar arasındaydı.

Bir süre önce vefat eden Gazeteci-Yazar Yavuz Gökmen'den söz açmış, onun "Adam gibi adam" sözüne atıfta bulunmuş, bir ara, elinde slaytla yansıtılan şemayı göstermek için kullandığı çubuğu olduğu halde, gözleri dalmış ve şu sözleri söylemişti:

"Gelirken Havza civarındaki kayalıkları gördünüz. Her biri ölümü hatırlatıyor. Kim bilir, o mekânlarda kadrolarımızdan kimler şehit olacak!.."

Hepimiz irkilmiştik. Adnan Bey bu sözleri niçin söylemişti. Sonunda anladık ki bu mekanlar 6 saat sonra Adnan Bey ve iki arkadaşının vefat ettiği yerler olma özelliğini kazanmıştı.

Bu minval üzere toplantıyı bitirdi. Toplantı bitiminde ise, bulunduğu yerdeki sandalyeye ilişiverdi. "Vakıf çalışmalarında, benden bu kadar." dercesine... Çünkü daha önceki aylık toplantıların bitiminde salonun çıkış yerine durur; bütün kadrolar ile tek tek kucaklaşır ve onlara iltifatlarda bulunurdu. Sanki, "Bugün uğurlanacak olan benim."der gibiydi.

Onu sevmeyen yoktu

Bu farklılığı, kayın biraderi ve Trabzon Millî Gençlik Vakfı Başkanı Veysel Topçu Bey de fark etmiş olacak ki, yanına yaklaşıyor ve:

"- Bir rahatsızlığınız mı var, bir durum varsa yardımcı olalım?.." diyerek bu değişikliğin sebebini anlamaya çalışıyordu. Adnan Bey tebessüm ediyor ve şöyle cevap veriyordu:

"- Allah'ın dediği olur, Allah'ın dediği olur!.."

Fakat biz de bir şeylerin farkındaydık, sanki nutkumuz tutulmuştu. Biz, bazı arkadaşlarla abdest için İlim Yayma Vakfı Yurdu'nun lavabosuna çıkmıştık. Bir süre sonra Adnan Bey de abdest tazelemek için lavaboya geldi. Yanında Ahmet Zahit Turan vardı. Yazılarım sebebiyle bana iltifatlarda bulundu.
Hepimiz, Adnan Bey'in saat 21.00'de başlayacak olan "Gençlik Şöleni"nde yapacağı konuşmadan sonra Ankara'ya doğru yola çıkacağını biliyorduk. Benim de içimde Adnan Beyle ilgili garip bir his vardı.Abdest alırken iki kere teşebbüs ettim. Diyecektim ki:

"- Başkanım, Ankara'ya gece dönmek yerine, yarın sabah gündüz gözüyle dönseniz..."

Fakat bu sözü bir türlü söyleyememiştim. İçimde başka ses, "Sen vehme kapılıyorsun" der gibiydi. Diyemedim...Sanki nutkum tutulmuştu.

Ve malum kaza...

Adnan Bey "Gençlik Şöleni"ndeki konuşmasını yaptı ve 22.30 sıralarında iki arkadaşıyla birlikte Ankara'ya doğru yola çıktı. 23.45'te Havza yakınlarındaki Boğaziçi Tesisleri mevkiine gelmişlerdi ki, karşı yönden gelen İsmail Kızılaslanoğlu yönetimindeki İstanbul-Bayburt seferini yapmakta olan 69 AH007 plakalı yolcu otobüsüyle çarpışıyorlardı. Gerekçe, hatalı solama...

Bu elîm trafik kazası sonucu Adnan Bey'in Özel Kalem Müdürü Ahmet Zahit Turan (24) olay yerinde, Adnan Demirtürk (34) hastaneye götürülürken, Hanım Üyeler Komisyonu Başkanı Talha Özcan Eyüboğlu (23) ise kaldırıldığı hastanede Hakka yürümüşlerdi.

Kaza yeri öylesine ilginç ki... Adnan Bey'in gündüz vakti tam tarifini yaptığı mekanlar... Ben de ilk defa böylesine bir olaya şahit olmuştum. Demek ki Adnan Bey gündüz vakti "Havza yakınlarında kadrolarımızdan kim bilir kimler şehit olacak?." sözüyle kendisini tarif etmişti.

Evet, Adnan Bey örnek bir hayat yaşadı. Dolu dolu geçen bir hayat şehadete adanmış bir hayat...
Adnan Bey'i tanıdığı halde, O'nu sevemeyen bir insan bulunduğunu görmedim.

Güzel yaşadı ve güzel öldü.

20 aylık kısa "Genel Başkanlık" görevi döneminde, vakfa, Hacı Bayram mevkii gibi merkezî ve manevî iklimin var olduğu bir yerde 5 katlı bir "Genel Merkez Hizmet Binası" kazandırdı.
Millî Gençlik Vakfı kadrolarını motive etti; özgüven sahibi insanlar olmalarına çalıştı.

Bugün bütün Millî Gençlik Vakfı mensupları Adnan Demirtürk'ü hayır ve rahmetle anıyor.

Bir ondan memnunuz; Allah'ın da memnun olmasını niyaz ediyoruz.

Cennette buluşmak ümidiyle, ey güzel insan!...

Adnan Demirtürk ve iki değerli arkadaşı Talha Özcan Eyüboğlu ve Ahmet Zahit Turan'a Allah'tan rahmet diliyoruz.

Adnan Demirtürk'ten vecizeler

- Allah'a kilitlenen insanlara virüs bulaşmaz.

- Açısı tam insan olmalıyız.

- Sürüye kurt getirme,

- Elinde zehir tenekesiyle dolaşma,

- Atıl kalanı, batıl istila eder,

- Sizin yeisleriniz, benim siyasetim olamaz.

- Saatlerinizi zafere ayarlayın,

- Büyük hedeflere demir atın,

- Zor iş; zamanında yapılmayan kolay işlerin toplamıdır.

- Başkalarının ne yaptığı değil, bizim ne yaptığımız önemlidir.

- İş sizden korksun, siz işten değil.

- Sevgi daima galip gelecektir.

- Büyük başarılar, büyük cüretler gerektirir.

- Çalışmalarımız "artık zaman, artık insan" anlayışıyla değil; "aktif zaman, aktif insan" anlayışıyla yürüyecektir.

- "Vazife adamı"na görev tevdi edildiği zaman söyleyeceği sözler: Derhal, hemen, başüstüne, emredersiniz.

- Onurlu hayat ve onurlu insan...

- Allah rızası için çalışmak herkese nasip olmaz.

- Alemlerin Rabbi en zor dönemlerde, insanlara en zayıf şeylerle yardım eder. Örümcek ağı ile Peygamberi koruduğu gibi...

Şakir Tarım

15.05.2000 - Millî Gazete