Adnan Ağabey Beni İşitiyor Musun (Selahattin Yusuf - Millî Gazete / 21 Mayıs 2001)

Allah selamet versin, Ahmet Halit abiyle Abidinpaşa'da gecenin bilmem kaçı, ellerinde iplerle, terazilerle dışarı çıkmışlardı. O evde kalan bütün arkadaşları da birlikteymiş. Abidinpaşa merkez camiine kadar gidip ipleri minareye mi takmışlar ne, unuttum şimdi. Yeni yerleşecekleri evin kıblesini ölçecekler. Tabii sivil polis hemen damlamış. Meslek hayatlarının belki de en ilginç vakıasıyla karşı karşıyalar adamlar. Şaşırmış vaziyette ne nane yediklerini sormak istemişler. Ahmet abi onları neden ilgilendirdiğini sorduğunda "Biz siviliz" demişler de Ahmet abi o zaman, (ele avuca sığmaz Vakfıkebirli ya, n'olacak işte) "E biz de öyleyiz" cevabını vermiş. Sonra kötü bir amaçlarının olmadığını, sadece ve sadece Kabe'ye nasıl dönebileceklerini anlamaya çalıştıklarına kanaat getirince memnun da olmuşlar, dönüp gitmişler..

İşte o evde açtım ben gözlerimi Ankara'ya. Saman gibi ekmek, klorlü su, geldiğim yere göre çok kuru bir hava, ancak bambaşka bir kardeşlik biçimi.. Bambaşka bir gezegen. Bambaşka bir idealizm.. Şimdi hatırlıyorum da; şükürler olsun ki berrak mı berrak bir kardeşlik tarihine sahibiz biz birkaç yüz kişi Siyasallı. Onlar kendilerini bilirler. (Hepsine, ama hepsine buradan şimdi özlem dolu, göz yaşı dolu selamlarımı göndermek istiyorum. O zamanları ne kadar özlediğimi bilemezsiniz kardeşlerim. İçi doluydu o zamanların.)

Sonra Ahmet Halit abi beni, Uluslar arası ilişkiler'i kazandığım için birinin tebrik ettiğini söyledi bir gün o evde. "Telefonda şimdi, seni bekliyor" dedi. Ahizeyi alıp şaşkınlıkla kulağıma götürdüm: Tanımadığım bir öz kardeşim ya da ağabeyim vardı galiba. Çünkü o tonda ve dalga boyunda konuşuyordu benimle. Taa Vakfıkebir'den arıyordu. Şok olmuştum! Hadi Biraz önce tanıştığım Ahmet abi sırtıma şaplak atabilir, biraz uzun saçlarımı alayla parmağının ucuna dolayıp çekiştirebilir, şakalar yapabilirdi; ne de olsa tanışmıştık. Ama bu telefon?. Bir numara filan değildi. İsmi saygın bir tonda söyleniyordu çünkü. "Adnan Abi"ydi o.

Siyasal Bilgileri bitirdikten sonra dünya dertlerini birer kirli çamaşır gibi usulca bir kenara bırakıp kollarını sıyırmış bir çılgın, kendi yolunu yatağının hangi tarafından kalktığına bağlı olarak çizebilecek bir özgüven adamı, hayatın ve maişetin genel geçer kurallarını elinin tersiyle sert bir eleştiriye tabi tutabilecek inanmış, zıpkın gibi bir idealist! İşte benim adamım! İşte benim adamım.. İşte önünde saygıyla eğilebileceğim bir insan! Yolun "az gidilen" kolunu seçmiş bir romantik..

İnanan kardeşlerimizin, en güzel kardeşlerimizin, en delikanlı kardeşlerimizin, alnı en temiz ve en ak kardeşlerimizin dünyanın orasında burasında, iğrenç bir satranç oyunundaki gibi birer birer vurulup yere düşmelerini, eski yaralarımızın iki de bir kaldırılıp kaldırılıp acıtılmış kabuklarını, yüreğimizin berelenmiş irin toplamış coğrafyalarını.. hepsini, hepsini birden taşıyordu kafasında. Yaşı daha gençti. Ancak yaşını tuhaf bir biçimde aşmıştı. O güzel, mübarek insanın, (şimdi o solgun aya benzeyen yüzünün zihnimdeki varlığıyla benim de genzimi sızlatıyor) Ahmet Yaşar Efendi'nin manevi desteğini arkasında hissediyordu. Maddi ve güncel dünyadan öyle güzel bir vücut çalımıyla sıyrılmayı başarmıştı ki - aşk olsun Adnan Abi!- gözleri yakınları göremezdi sanki. Hep hülyalı bir ufka bakar, oradan gözlerini ayıramazdı sanki hiç.

Şimdi, ne gelir elden işte.

Bu yaşta bile bizi yaşlandıran bir hayatın tam ortasındayız ve üzerinde tank yürümüş çürükler içindeki caddeler boyunca bakıyoruz. Bize tanıdık gelmiyor artık, hayır. Ülkelerinin dağlarının ardından bir gün, karları eriten büyük gerçeğin yükselebilmesi için yürekleri kabarmış bir avuç çocuğun güzel, pespembe yanaklarında palet izleri..

Afişlerini sabaha karşı besmeleyle şehrin duvarlarına koydukları adamların, ciğerlerinden birer parça gibi kopup gidişlerinin ardından mahzunlaşmaları. Gümbürdeyen yürek ve ceplerde şişen, şişen, şişen yumruklar. Adnan Abi'siz, idealsiz, fedakarlıksız, rasyonel-basık-yamyassı-dolarize dünyamız, habis büyüklük takıntımız, üçüncü sınıf mühendisliğimiz, yere yatan yumruğumuzun üzerinde titreyen büyük yumruğa doğru uzanmış lanetli dudaklarımız..

İşitiyor musun Adnan Abi? Gülümsüyor musun peki, o trajik yüzünle?..

BİR DAKİKA!

Adnan Demirtürk Abimiz ve onunla birlikte geçen yılki o kazada şehid olan öbür iki kardeşimiz için birer Fatiha.Nurullah Sönmez

Selahattin Yusuf

15.05.2001 - Millî Gazete